Aile ve Boşanma Süreci DanışmanlığıAlternatif Çözüm YöntemleriBireysel Koçluk ve DanışmanlıkKriz Psikolojik DanışmanlığıKrize Müdahale YöntemleriTerapi Yöntemleri

Varoluşçu Psikoterapi Serisi: Temel İlkeler – 1

Atlas Çözüm

Yepyeni bir seriye başlıyoruz. İlkini bugün sizlerle paylaşıyoruz. Sırası gelince diğer içerikleri de yayınlayacağız. Varoluşçu Psikoterapi bir dönem benim de çok severek ilgilendiğim bir ekol oldu. Viktor Frankl’ın “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitabı bu konuda yazılmış en önemli yapıt. Otobiyografik roman niteliğinde olup 4 farklı Nazi kampından sağ kurtulan yazarın öyküsü anlatılıyor. Bu acımasız hayatta kalma savaşında onu motive eden şey hayata yüklediği anlam oluyor. Bu serinin büyük bir bölümü pedagojik formasyon alırken hazırladığım ödevin kendisi aslında. Sadece “Varoluşçu Yaklaşımın Temel İlkeleri” ve “Varoluşçu Yaklaşımın Gruba Uygulanışı” kısımları sonradan eklendi. Keyifli okumalar dilerim. 🙂

1940’lı yılların sonlarında Avrupa’da başlamış ve Varoluşçuluk akımı olarak Amerika’da hızla yayılma alanı göstermiştir (Betaş, 2006). 19. ve 20. yüzyılda çok büyük etkileri görülen Varoluşçu Akım psikoloji ve psikiyatri alanları başta olmak üzere modern düşünceyi önemli biçimde etkileyen canlı bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Varoluşçu felsefenin oluşmasında bir çok filozof etkili olmuştur. Kirkegaard, Heidgger, Sartre, Neitsche gibi filozoflar bu akımın öncüleri sayılmakta ve varoluşçu psikoterapinin oluşmasına olanak sağlamışlardır (Geçtan, 2014).

Alman filozofu Martin Heidegger yüzyılımızda varoluşçu felsefenin kurucusu olarak kabul edilir. Ayrıca Heidegger varoluşçu felsefeden psikoloji ve psikiyatri bilimlerine köprü görevi yapmıştır. Ontoloji adı verilen Heidegger felsefesi insanı “dünya içinde varoluş” olarak ele alır; insanın varlığı dünyayı öz ya da dünyayı oluşturan diğer nesnelerle karşılıklı ilişki halinde olan özne olarak açıklanamaz. Heidegger’e göre insan varlığını “dünya içinde varoluş” tan alır, dünyanın varlığı ise varoluşun kendidir, varoluş ve dünya tek ve aynı  şeydir (Geçtan, 2014). Varoluşçu Terapi; yalnızlık, yabancılaşma, anlamsızlık gibi çağın ikilemlerine çözüm bulabilmek amacıyla bireylere yönelik yardım çabalarıyla gelişmiştir (Kale & Yılmaz, 2012). Varoluşçu psikoloji kişilik alanındaki görüngüleri incelemek için fenomolojiden (tek bildiğimiz şeyin bizim yaşantımız olduğunun vurgulayan felsefi akım) yararlanmıştır. (Akkoyun, 2013).

İnsanın doğasının iyi  olduğu savunan Varoluşçuluk öğretisine göre insanlar özgür ve hayatlarından kendileri sorumludur, kendilerini gerçekleştirebilecek kapasiteye sahiptirler. İnsan kendisini nasıl yaparsa öylece varolur, değerlerini kendi oluşturur, yolunu kendi seçer- İnsan yaşamaya başlamadan önce hayat yoktur, hayata anlam veren yaşayan insandır- Yeryüzünde insana yol gösterecek, kendisinden başka, hiç bir şey yoktur. İnsan, kendi kendisini oluşturduğu için, özgür ve sorumlu olmak zorundadır. Varoluş Anksiyetesi (Bunaltı), bu sorumluluğu duymaktır. Ama bu bunaltı, insanı eylemden ayırmaz, tersine, eyleme zorlar. (Geçtan, 2014)

Anksiyete yani bunaltı, iç daralması bir sinyal niteliğindedir. Normalde reel hayatın uzantıları, bir tehlike arz ediyorsa birey bunaltı içine girer. Bir yakının kaybı, ekonomik felaketler, yaşanılan bir takım ağır travmalar, reel olarak bireyde bunaltı doğurur. Gerçek bir olaya karşı kişinin hissettiği bunaltı normaldir, olması gerekir. Çünkü bir sinyal niteliğinde olan bu bunaltı sayesinde birey bir takım koruyucu tedbirler alır. Bu tedbirler sayesinde de canlığını ve pozisyonunu korur. Aksi takdirde hayatın gerçek yüzü onu saf dışı bırakabilir. Fakat bazı bunaltılar vardır ki bunlar, kaynağına indiğiniz de ya davranışsal bir öğrenme ya bilişsel bir çarpıtma ya da dinamik bir alt yapıya dayanmaktadır. Ancak bazı bunaltılar davranışçı bilişsel ve dinamik yaklaşım tarzlarıyla izah edilememektedir. Varoluşçu Psikologlara göre kişi bu bunaltı halinden kendini gerçekleştirerek ve yaşamına anlam katarak kurtulabilir (Özakkaş, 2011).

Psikoterapi geleneğinde Irving Yalom varoluşçu psikoterapinin temsilcisi gibi kabul edilmektedir.  Yalom geniş klinik tecrübelerinden yola çıkarak kendini bir psikanalitik yaklaşımla sorgulamış, sonuçta varoluşçu psikoterapi anlayışında karar kılmıştır. Varoluşçulara göre insanın psikolojik rahatsızlıklarının temelinde, özünde varoluşçu bir takım etmenler bulunmaktadır. Tabloların karmaşıklığı, kompleksliği veya kaotik olması insanı yanıltmamalıdır. İnsanlar birbirlerinin aynısıdırlar. İnsan, elinde olmadan bu dünyada var olmuş bir yaratıktır. Varlığını fark edebilen tek yaratıktır. Varlığını fark etmeyle beraber varlığının neden ve niçinlerini sorgulamak durumundadır. Bu durum, insanın varlığına anlam arama sürecidir. Varlığa anlam aramak doğuştan gelen bir ihtiyaçtır. Kendini sorgulayan insan, sorgulamanın sonucunda bir takım açmazlara düşmektedir. Bu açmazlarla karşılaşan birey büyük bir bunaltı, sıkıntı ve korku hissetmektedir. Hissettiği bu derin bunaltı halini tekrardan anlamlandırma ihtiyacı duymakta ve bundan da bir takım klinik tablolar ortaya çıkmaktadır. Her birey varoluşuna anlam arayışıyla birlikte sorgulamaları sonucunda bir takım sorulara ve sonuçlara ulaşmaktadır. Cevabını bulamadığı temel birkaç soru vardır. Bu soruların cevapsızlığı ve çözümsüzlüğü insanı yalancı bir dünyaya mahkûm bırakmaktadır. İnsan oyun içinde oyun oynamakta ve kendi kendini kandırmaktadır. Varoluşuna anlam arayan insanın cevaplamaya çalıştığı temel beş soru şöyle sıralanabilir:

  1. Hayatın anlamı nedir?
  2. Geleceği bilmek ve belirlemek mümkün müdür?
  3. Ölümden başka bir hakikat var mıdır?
  4. Kaderimizin sorumluluğu kime aittir?
  5. Hayatta yalnız mıyız?

Bu sorular, özünde çok büyük hakikatleri barındıran, insanı açmaza düşüren sorulardır. İnsanın varlığı ve gizemi bu soruların içeriğinde yatmaktadır (Özakkaş, 2011).

Varoluşçu Yaklaşımın Temel İlkeleri

  1. Varoluşçu  anlayışa  göre  insan tanımlanması  gereken  bir  nesne değildir, insan her şeyden önce bir varoluştur. Varoluşçu yaklaşımı diğerlerinden ayıran  en  önemli  farklardan  biri  doğa  bilimlerinde geçerli  olan  nedensellik (causality) kavramının psikolojiye aktarılmasına karşı çıkmasıdır. Bu yaklaşıma göre insanın var oluşunda neden – sonuç ilişkisi yoktur. Yani çocuktaki yaşanmış bir  olay  o  insanın  yetişkin  yaşamındaki  bazı  davranışların  nedeni  olamaz. Varoluşçu  yaklaşım nedenselliği  reddederek  olguculuk, gerekircilik ve maddeciliği de reddetmiş olmaktadır (Büyükdevenci, 1994; Satre, 1997).
  2. Varoluşçu  yaklaşım  özne  ve  nesne  şeklindeki  bir  ikiciliğe,  düalist anlayışı  da  karşı  çıkmaktadır.  Bu  yaklaşım  dünya içinde  birey  birliğini vurgulamaktadır  ve  bu  birliği  bozan  her  türlü  görüş  insanın varoluşunun anlamını saptırmaktadır. Bu yüzden insanın varoluşu ego ya da bilinçdışı ruhsal aygıtlarla,  fiziksel  enerjileri,  iç güdülerle  ya da  arketiplerle  açıklanamaz. İnsan fenomenolojik bir oluştur. Fenomen de o anda var olan her şeydir. İnsan ve davranışlarını belli tanımlar ve kalıplar ile açıklamak onun bireyselliğine ve özgünlüğüne yapılan saygısızlıktır. Psikoloji ve psikiyatrinin amacı da bu fenomenleri açıklamaktadır (Gazda, 1989).
  3. Varoluşçu yaklaşım açısından insan, kendi varlığının ne yapmakta olduğunun ve kendisine neler olduğunun bilincindedir. Evrende davranışlarının neden ve sonuçlarını bilen seçme özgürlüğü olan tek varlık insandır. Bunun sonucu olarak da insan kendisi ve çevresindeki olaylarla ilişkin kararlar verme ve kendi sorumluluğunu üstlenme yeteneğine sahiptir. İnsan seçip yaparak kendi var oluşunu yapan tek varlıktır ve bu var oluşundan doğan sorumluluğu yüklenmelidir. İnsan insanlığını kendi yapar ve nasıl yaparsa da öyle var olur, değerini kendi çizer. Bu çizdiği yolda kendini var etmenin sorumluluğunu yüklenerek yaşamını anlamlı kılabilir. İnsan ancak kendi sorumluluğunu üstlendiği oranda özgürdür.
  4. Varoluşçu yaklaşımın insana tamamen iyimser bir açıdan baktığı yargısı doğru değildir. Çünkü varoluşçu yaklaşım yaşamla ilgili olduğu kadar ölümle de ilgilidir. Bir hiçe indirgenme olasılığı her zaman insanla birliktedir. Bu olasılık ona hiçliği anlatmaktadır ve hiçlik ölümle simgeleştirilmektedir. Bunu bilmek yaşam da sürekli bir kaygı oluşturur. Ölüm de varoluşsal gerçeklerden biridir insan ölümle de yüzleşmelidir. Çünkü insan kendi varoluş gerçeklerinden kaçamaz. Yüzleşerek sorumluluğunu alabilmelidir. Böylece bu korkuyu yenebilir.
  5. Varoluşçu yaklaşım insanı açıklamak için “Fenomenolojik” inceleme yöntemini tercih etmektedir. Fenomenolojik görüşün temel anlayışına göre tek bir doğru yoktur. Öyle evrende doğruları ve yanlışları aramak çözüm değildir. Doğrular bireyin yaşadıkları ve algıladıklarıdır. Gerçeğe entelektüel çabalarla değil fenomenleri anlamaya çalışılarak varılabilir. Yani olayların arkasındaki gerçekler onu yaşayan kişi tarafından görüldüğü biçimi ile anlaşılabilir. Önemli olan olay değil nasıl algılanıp anlamlandırıldığıdır. Gerçekte bu olur. Varoluşçu yaklaşımda danışman, danışanın davranışlarını düşünce ve duygularını olduğu gibi anlayabilmeye yoğunlaşmaktadır. Çünkü gerçekleri anlamak bireyin öznel, fenomenolojik dünyasını anlamak ile mümkün olabilir.
  6. Varoluşçu yaklaşımda psikolojik danışma süreci ve terapi sürecinde uzmanın  tutumları  ile  ilgili  önemli  bir  açıklama  getirilmemiş  ve  teknikler önerilmemiştir. Çünkü tekniklerin  kullanımı,  danışanın  bir  obje  gibi  ele alınması sonucunu doğurmakta bununda danışma sürecini etkiliğini bozacağına inanılmaktadır. Bu yüzden yöntem ve tekniklere ağırlık verilmemektedir.
  7. Varoluşçu  yaklaşımda  danışma  sürecinin  özü  danışanın  kendi varoluş  bilincine  ulaşmasıdır.  Kendi  sorumluluğunun  farkına  vararak üstlenmesini  sağlamaktır.  Danışan  kendisi  ile  ilgili  ailesi  ile  ilgili  birçok olumsuzluklar  ve  engeller  içinde  olsa  bile  bazı seçenekler  yine de  açıktır  ve  bu seçimlerinin  farkına  vararak  kendine  karşı sorumluluğunu üstlenmelidir. Danışmanın amacını  her  türlü  şartlarda  bile  danışanın  seçme özgürlüğünün farkına  vararak sorumluluğunu  üstlenmesine  yardımcı  olmaktır. Bu  da gerçekleştirme çabasıdır (Corey, 1991)
  • Viktor Emil Frankl, Holokosttan kurtulan Yahudi nörolog ve psikiyatr. Varoluşçu psikolojinin bir şekli olan ve “Psikoterapinin Üçüncü Viyana Okulu” olarak da bilinen logoterapinin kurucusudur. En çok satan Man’s Search for Meaning adlı kitabında bir toplama kampındaki deneyimlerini anlatmıştır.
  • “İnsanın Anlam Arayışı” Victor E.Frankl

Gelecek yazıları kaçırmayın. Takipte kalın. 🙂

Etiketler
Daha Fazla Göster

Atlas Çözüm

Uzman Psikolog Ebru ÖZATLAS | Araştırma, Eğitim, İletişim, Yönetim & Gelişim Uzmanı - Terapist

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı